<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rdf:RDF xmlns="http://purl.org/rss/1.0/" xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
<channel rdf:about="http://hdl.handle.net/11446/1">
<title>Tıp Fakültesi Tez Koleksiyonu</title>
<link>http://hdl.handle.net/11446/1</link>
<description/>
<items>
<rdf:Seq>
<rdf:li rdf:resource="http://hdl.handle.net/11446/1254"/>
<rdf:li rdf:resource="http://hdl.handle.net/11446/1253"/>
<rdf:li rdf:resource="http://hdl.handle.net/11446/1242"/>
<rdf:li rdf:resource="http://hdl.handle.net/11446/1241"/>
</rdf:Seq>
</items>
<dc:date>2026-04-18T09:05:53Z</dc:date>
</channel>
<item rdf:about="http://hdl.handle.net/11446/1254">
<title>MENİNGOMİYELOSELLİ HASTALARDA PES EKİNOVARUS (PEV) DEFORMİTESİNİN CERRAHİ TEDAVİSİNİN ERKEN DÖNEM SONUÇLARI</title>
<link>http://hdl.handle.net/11446/1254</link>
<description>MENİNGOMİYELOSELLİ HASTALARDA PES EKİNOVARUS (PEV) DEFORMİTESİNİN CERRAHİ TEDAVİSİNİN ERKEN DÖNEM SONUÇLARI
Abay, Burak
Pes ekinovarus deformitesi, spina bifidalı hastalarda en sık görülen ayak deformitesidir. Bu deformitenin tedavisi, idiyopatik pes ekinovarus tedavisinden daha rijid olması ve konservatif tedaviden sonra daha fazla nüks görülmesi yönüyle farklıdır. Bu retrospektif çalışmanın amacı, pes ekinovarus deformitesi olan spina bifidalı hastaların ayaklarının posteromedial gevşetme tekniği ile cerrahi tedavisinin sonucunda erken dönem fonksiyonel ve klinik sonuçlarını değerlendirmektir.&#13;
MATERYAL ve METOD&#13;
Bu çalışmaya, hikayesinde daha önceden başka merkezlerde konservatif tedavisi başarısız olan ve Ağustos 2014 - Kasım 2016 yılları arasında spina bifidalı 29 hastanın 39 pes ekinovarus deformiteli ayağı posteromediyal gevşetme tekniği ile kliniğimizde cerrahi tedavi edilenler dahil edildi. Hastaların ayakları lezyon seviyelerine göre gruplandırıldı. Ameliyat öncesi ayak deformiteleri Dimeglio sınıflaması ile skorlandı. Ameliyat öncesi ve sonrasında hastaların fonksiyonel kapasiteleri GMFCS (Gross Motor Function Classification System) ve FMS (Functional Mobility Scale) ile değerlendirildi ve sonuçlar karşılaştırıldı. BULGULAR&#13;
Ameliyat sonrası takip süresi ortalama 15,62 ay (2-27) idi. 29 hastanın 18’i erkek(%62,07), 11’i kadın(%37,93) olup, yaş ortalaması 5,45(2-13 aralığında) idi. 39 ayağın 21’i sağ ayak(%53,85), 18’i sol ayak(%46,15) idi. 29 hastanın 19’unda(%65,12) unilateral, 10’unda(%34,48) bilateral tutulum vardı. Sharrard sınıflamasına göre, ameliyat öncesi dönemde, 29 hastanın 39 ayağına(n=39) göre 4 torasik seviye(%10,26), 14 yüksek lomber seviye(%35,90), 16 alçak lomber seviye(%41,03), 5 sakral seviye(%12,82) olarak ayrıldı. Torasik grupta preop ve postop GMFCS ve FMS skorlarında anlamlı bir fark gözlenmedi.(p=1) Yüksek lomber, alçak lomber ve sakral lezyonu olanlarda preop ve postop GMFCS ve toplam FMS skorlarında istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç gözlendi. (p&lt;0,05) SONUÇ&#13;
Bu çalışmada, konservatif tedavi ile başarı sağlanamayan spina bifidalı hastalarda, pes ekinovarus deformitesinin cerrahi tedavisi ile erken dönemde hastaların fonksiyonel ve klinik sonuçlarında ilerleme gözlenmiştir; INTRODUCTION&#13;
Pes equinovarus is the most common foot deformity in the patients with spina bifida. The treatment of the equinovarus deformity in these patients differs from the treatment of idiopathic clubfoot because of its rigidity and the high recurrence rate after the conservative treatment. The aim of this retrospective study is to evaluate the early functional and clinical results after the surgical treatment of the clubfoot in the spina bifida patients.&#13;
MATERIAL AND METHODS&#13;
Between August 2014 and November 2016, 39 feet with equinovarus deformity of the 29 spina bifida patients with the history of failed conservative treatment underwent surgical treatment with posteromedial release in our clinic. The feet are divided in groups on their neurological lesion. The preoperative and postoperative functional capacity of the patients were assessed with the GMFCS and FMS and the results were assessed. RESULTS&#13;
The avarage follow-up period was 15,62 months (2-27). 39 feet of 29 patients, 18 male (62,07%) and 11 female(37,93%), with the average age of 5,45(2-13) were included in this study. There were 21 right feet(53,85%) and 18 left feet(46,15%). 19 (%65,12) of 29 patients had unilateral deformity and 10 patients(34,48%) had bilateral deformity. The feet (n=39) of the 29 patients were divied to groups based on the Sharrard classification and the groups had 4 thoracic lesion(10,26%), 14 high lumbar lesion(35,90%), 16 low lumbar(41,03%) and 5 sacral lesion(12,82%). There was not statitistically significant change was obtained in the thoracic lesion group in the results of both preoperative and postoperative GMFCS and FMS scores.(p=1) There was statitistically significant improvement was obtained in the results of both postoperative GMFCS and FMS scores of the high lumbar, low lumbar and sacral groups. (p&lt;0,05)&#13;
CONCLUSION&#13;
In this study, the improvements were observed in the functional and clinical results of the spina bifida patients after the surgical treatment of the pes equino varus deformity in the short term follow-up
</description>
<dc:date>2017-01-01T00:00:00Z</dc:date>
</item>
<item rdf:about="http://hdl.handle.net/11446/1253">
<title>KRONİK OBSTRÜKTİF AKCİĞER HASTALIĞININ EŞLİK ETTİĞİ İSKEMİK KALP HASTALIĞI OLAN HASTALARDA ASPİRİN DİRENCİNİN SIKLIĞININ BELİRLENMESİ</title>
<link>http://hdl.handle.net/11446/1253</link>
<description>KRONİK OBSTRÜKTİF AKCİĞER HASTALIĞININ EŞLİK ETTİĞİ İSKEMİK KALP HASTALIĞI OLAN HASTALARDA ASPİRİN DİRENCİNİN SIKLIĞININ BELİRLENMESİ
Demiröz, Önder
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) her yıl dünyada 3 milyon kişinin ölümüne sebep olan bir mortalite ve ve morbidite nedenidir. Önümüzdeki 15 yıl içerisinde KOAH sebepli mortalitenin %50 artacağı tahmin edilmektedir. KOAH aynı zamanda kardiyovasküler hastalıklar için de risk faktörüdür bu hastalıkta mortalitenin %20-50'sinin kardiyovasküler nedenli olduğu gözlenmiştir. Son zamanlarda yapılmış bir çok popülasyon tabanlı çalışmada sigara kullanımı, yaş ve cinsiyetten bağımsız olarak KOAH'ın kardiyovasküler hastalıklar için bağımsız bir risk faktörü olduğu görülmüştür. Bu birlikteliğin altında akciğer parankiminde düşük düzeyde devamlı inflamasyona bağlı artış gösteren IL-6, IL-1β, IL-8, TNF-α gibi sitokinlerini sistemik dolaşıma "sızıntısı" ve sistemik inflamasyonun arteriyel yatağa verdiği zarar yatmaktadır. Her iki hastalıkta da kronik inflamasyon rol oynamaktadır ve KOAH hastalarında kullanılan sistemik kortikosteroid tedavisi ve statin tedavilerinin kardiyovasküler mortaliteye etkileri araştırılmaktadır. Bunun yanında hiperkoagülabilite, trombosit aktivasyonu, hipoksi ve oksidatif stresin artışı da vardır. İnflamatuvar süreçlerde etkin C reaktif proteini (CRP), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), sürfaktan proteini D, ekspiryumda nitrik oksit (eNO) ve nükleer faktör (NF) κβ ekspresyonu gibi parametreler KOAH hastalarında bazalde ve akut ataklar sırasında yüksek bulunmuştur. Aspirin direncinin net bir tanımı olmamakla birlikte farmakolojik olarak COX-1'e bağımlı tromboksan üretiminin standart dozda (75-300 mg/gün) asetil salisilat tarafından yetersiz inhibisyonu olarak tanımlanmaktadır. Direncin altında yatan olası mekanizmalar yetersiz biyoyararlanım, ibuprofen, indometazin gibi ajanlar ile COX-1 kanalına bağlanmadaki yarışma, COX-1 sensitivitesinde azalma, bu enzimdeki gen polimorfizmi, aspirinden bağımsız mekanizmalarla trombosit aktivasyonu (ADP, shear stress) ve tromboksan üretiminin COX-1'den COX-2 bağımlı mekanizmaya geçişidir. İnflamatuvar olaylarda aspirin direncinin arttığı bilinmektedir ve bunun altında asetil salisilattan bağımsız olan COX-2 yolağının aktivasyonu yatmaktadır. Asetil salisilat direncini ölçmek için kesin ve direkt bir yöntem olmamakla birlikte trombosit agregasyonunun ölçülmesi üzerinden bakılan Born metoduna dayalı sistemler (PFA-100®, VerifyNow®, MultiPlate®) kullanılmaktadır. Diğer bir yöntem ise idrarda tromboksan metabolitlerinin ( 11-β dehidrotromboksan B2) bakılmasıdır (AspirinWorks®). Agregasyon ölçüm metodları sıcaklık ve hidrojen iyonu konsantrasyonundan fazlaca etkilendiklerinden idrar metaboliti bakılmasına göre klinik sonuçlarla teknik olarak daha zordur ve sonuçların doğruluğu her zaman söz konusu olamamaktadır. İdrarda tromboksan metabolitlerinin bakılması ise COX-1 enzim aktivitesinin direkt ölçütü olup noninvaziv bir yöntem olması açısından üstündür. İdrar metabolitlerinin ölçülmesi ayrıva trombosit agregasyon yöntemlerine göre klinik sonuçlarla daha anlamlı korelasyon göstermiştir. KOAH hastalarında devam eden inflamasyonun aynı zamanda koroner arter hastalığı olan hastalarda asetil salisilat direncini arttıracağı ve bu hastalarda artmış riskle sonuçlanacağı düşünülmektedir.&#13;
Amaç&#13;
Araştırmanın birincil amacı iskemik kalp hastalığı (İKH) bulunan KOAH hastalarında asetil salisilat direncinin sıklığının belirlenmesidir.&#13;
8&#13;
Metod&#13;
Araştırma için İstanbul Bilim Üniversitesi Şişli Florence Nightingale Hastanesi kardiyoloji ve göğüs hastalıkları kliniklerine ayaktan başvuran, bilinen arteriosklerozu (karotis arter hastalığı, koroner arter hastalığı, periferik arteriyel hastalık) olan ve terapötik dozda asetil salisilat (75-300 mg/gün) kullanan hastalardan KOAH'ı olan 100 kişi hasta grubu olarak ve KOAH'ı olmayan 100 hasta kontrol grubu olarak alınmıştır. KOAH tanısı solunum fonksiyon testinde FEV1/FVC'nin beklenenin %70'inin altında veya FEV1 değerinin beklenenin %80'inin altında olmasıyla konulmuştur. Hasta seçimi yaş ve cinsiyet açısından tabakalı örnekleme sonrasında basit rastgele seçim ile yapılmıştır. Daha sonra gruplara alınan hastalar demografik özellikler (kardiyak risk faktörleri, sigara kullanımı ve miktarı, ailede KOAH ve kalp hastalıkları öyküsü, ilaç kullanımı) açısından sorgulanmış, inflamasyon düzeyinin tespiti için alınan kan örneklerinde lökosit düzeylerine bakılmış, asetil salisilat direncinin tespiti için çalışma merkezinde kullanılan Multiplate® yöntemi kullanılmıştır. Hastaların asetil salisilat direncinin üzerinde KOAH ve kronik inflamasyonun etkisi SPSS 13 istatistik programı ile değerlendirilmiştir. Araştırmadan dışlanma kriterleri mevcut romatizmal veya KOAH dışı kronik inflamatuvar hastalık, aktif enfeksiyon, trombositopeni, esansiyel trombositoz varlığı, kalıtsal trombosit fonksiyon bozukluklarının varlığı, indometazin, ibuprofen, metamizol kullanımı olarak belirlenmiştir.&#13;
Sonuç:&#13;
Yapılan araştırma sonucunda iskemik kalp hastalığına KOAH'ın eşlik ettiği durumlarda aspirin direncinde anlamlı bir artış gözlenmemiştir (p&gt;0,05).; Introduction&#13;
Chronic obstructive pulmonary disease is a leading cause of mortality and morbidity with 3 million deaths worldwide. It is estimated that mortality caused by COPD will rise 15% in the upcoming 15 years. COPD is also an important risk factor for ischaemic heart disease and it is observed that 20-50% of mortality in this disease is caused by cardiovascular events. In the recent years a lot of studies has shown that COPD is an independent risk factor for cardiovascular diseases even after excluding the effects of cigarette smoking, older age and sex. This coexistence is based on the common inflammatort pathways the two diseases share, such as IL-6, IL-1β, IL-8, TNF-α, which are elevated in this disease. Chronic inflammation plays a role in both conditions and the effects of statins in cardiovascular diseases and steroids in COPD are both popular investigation subjects in this aspect. In addition to these, hypercoagulability, platelet activation, hypoxia and elevated oxidative stress exist in this COPD. Acetyl salicylate resistance is defined as lack of antiplatelet effect despite the use of standart dose acetyl salicylate (75-300 mg/day). Possible mechanisms under this condition are inadequate bioavailability, competition for attachment to the COX-1 channel with agents such as indomethacin, ibuprofen, platelet activation with mechanisms independent of acetyl salicylate (ADP, shear stress) and the shift of thromboxane production from COX-1 to COX-2 isoenzyme. It is known that in inflammatory conditions resistance to acetyl salicylate is increased. There is no definite way&#13;
9&#13;
to measure acetyl salicylate resistance but systems that are based on Born method are used to assess platelet aggregation (PFA-100®, VerifyNow®, MultiPlate®). Another method to measure aggregation is looking for thromboxane metabolites( 11-β dehidrotromboksan B2) in urine (AspirinWorks®). Ongoing inflammation in COPD is thought to be associated with increased acetyl salicylate resistance which causes cardiovascular events.&#13;
Purpose&#13;
The aim of this study is to evaluate the frequency of acetyl salicylate resistance in patients with ischaemic heart disease and COPD.&#13;
Method&#13;
200 patients with ischaemic heart disease, in which COPD is coexistent in 100 patients, were taken in the study. Patients were enrolled from the cardiology and pulmonary medicine polyclinics in Şişli Florence Nightingale Hospital of İstanbul Bilim University. Diagnosis of COPD was made with a FEV1 level less than 70% and FEV1/FVC level less than 80% in pulmonary function test. Patient enrollment was made with simple random recruitment. After that patients were taken into a questionaire for demographic variables (cardiac risk factors,family history, drug usage), blood samples were taken for acetyl salicylate resistance and leucocyte levels. Multiplate® method was used for the assessment of resistance. The level of association was defined with SPSS v.13 statistics programme. Exclusion criteria were rheumatologic, inflammatory conditions other than COPD and IHD, active infection, thrombocytopenia, essential thrombocytosis, hereditary platelet function abnormalities, use of indomethacin, ibuprofen, metamizole.&#13;
Result:&#13;
The coexistence of COPD in IHD patients does not lead to a significant increase in acetyl salicylate resistance (p&gt;0,05
İstanbul Bilim Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Kardiyoloji Anabilim Dalı
</description>
<dc:date>2016-01-01T00:00:00Z</dc:date>
</item>
<item rdf:about="http://hdl.handle.net/11446/1242">
<title>Spina bifidali olgularda bilgisayarli tomografi bulgulari ile oküler bulgularin ilişkilendirilmesi</title>
<link>http://hdl.handle.net/11446/1242</link>
<description>Spina bifidali olgularda bilgisayarli tomografi bulgulari ile oküler bulgularin ilişkilendirilmesi
Temizsoylu, Onur
Giriş : Spina bifida ülkemizde ve dünyada en sık görülen konjenital malformasyonlardan biridir. Gelişen tanı ve tedavi yöntemlerine rağmen spina bifidalı hastalarda göz bulguları günümüzde oldukça sık görülmektedir.  Çalışmamızda spina bifidaya hidrosefalinin eşlik edip etmemesinin ve hidrosefali derecesinin göz bulguları ile ilişkisi olup olmadığını araştırmayı amaçladık.&#13;
Gereç Ve Yöntem: Çalışmamıza İstanbul Bilim Üniversitesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı’na başvuran, daha önce bilgisayarlı tomografi bölüntüleri bulunan 37 hasta dahil edildi. Bu hastaların en son çekilen BT görüntüleri üzerinden ölçülen, indirekt yolla hidrosefali derecesini gösteren, Evans Oranı (EO) ölçümleri ve daha önceki göz muayenesi bulguları reprospektif olarak incelendi. Göz muayene bulgularından; refraksiyon kusuru, şaşılık ve optik disk bulguları çalışma için kullanıldı. Evans oranlarına göre 3 gruba ayrılan (EO ≤0.3, 0.3-0.5, ≥0.5) hastaların göz bulguları karşılaştırıldı. Ayrıca yaşlarına göre (yaş ≤1, 1-3, ≥3) 3 gruba ayrılan hastaların evans oranları ve refraksiyon kusurları karşılaştırıldı.&#13;
Bulgular : Hastaların göz bulgularının evans oranına göre değişmediği ve yaş ile evans oranında bir ilişki bulunmadığı tespit edildi. Ancak hastaların yaşı arttıkça refraksiyon kusurlarının arttığı gösterildi. &#13;
Sonuç :Çalışma sonuçlarımıza göre spina bifidalı hastalarda hidrosefali derecesinin göz bulgularına etki etmediği ancak bu hasta grubunda emetropizasyon sürecinin bozulabileceği düşünüldü.; Introduction: Spina bifida is one of the most common congenital malformations in our country and in the world. Despite the developing diagnostic and therapeutic methods, ocular findings in spina bifida patients are quite common today. We aimed to investigate the spina bifida with or without hydrocephalus relation to ocular findings.&#13;
Materials and Methods: We included 37 patients who were previously referred to Istanbul Eye University Department of Ophthalmology and who had computed tomography scans. Previous ophthalmologic findings and Evans ratio (EO), which measures indirectly grade of hydrocephalus, measured on recent CT images of these patients were investigated reprospectively. From the eye examination findings; Refractive errors, strabismus and optic disc findings were used for the study. Patients were divided into three groups according to the Evans ratio (EO ≤0.3, 0.3-0.5, ≥0.5) and compared ocular findings of these groups. In addition, patients divided into 3 groups according to their age (age ≤1, 1-3, ≥3), the rates of evans and refraction defects were compared.&#13;
Results: It was determined that the eye findings of the patients did not change according to the rate of evans and there was no relation between age and evans ratio. However, refraction errors was seen more frequently as patient age increased.&#13;
Discussion : According to our study results, it was thought that the degree of hydrocephalus did not affect the ocular findings in patients with spina bifida. But the emmetropization could be deteriorated in spina bifida.
İstanbul Bilim Üniversitesi, Tıp Fakültesi.
</description>
<dc:date>2017-01-01T00:00:00Z</dc:date>
</item>
<item rdf:about="http://hdl.handle.net/11446/1241">
<title>Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu olgularında kan IL-10, IL-12, IL-17, IL-27 seviyeleri</title>
<link>http://hdl.handle.net/11446/1241</link>
<description>Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu olgularında kan IL-10, IL-12, IL-17, IL-27 seviyeleri
Yalçın, Nazlı Gül
Giriş ve Amaç:. Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu (YBMD) dünya çapında ileri yaş bireylerde geri dönüşsüz körlüğün en önemli sebebidir. İnflamasyon, bir çok faktörle birlikte YBMD patogenezinde önemli rol oynamaktadır. Çalışmamızın amacı; YBMD hastalarında kan IL-10, IL-12, IL-17 ve IL-27 seviyelerinin tespit edilmesi ve YBMD patogenezindeki rolünün değerlendirilmesidir.&#13;
Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı ve hasta onamları alınan 50 yaş üstünde, 79 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar kuru tip YBMD, yaş tip YBMD ve kontrol olarak 3 farklı gruba ayrıldı. Hastalardan periferal kan örnekleri alınarak IL-10, IL-12, IL-17 ve IL-27 düzeyleri ölçüldü.&#13;
Sonuçlar: Yirmi dokuz hasta yaş tip YBMD, 27 hasta kuru tip YBMD ve 23 hasta kontrol grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubu ile yaş tip YBMD ve kuru tip YBMD hastalarında serum IL-10, IL-12, IL-17 ve IL-27 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır.&#13;
Tartışma: YBMD’nin her iki tipinde serum IL seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak artmamaktadır. Bu sonuçların YBMD multifaktöriyel bir hastalık olduğu için etyolojisinde sadece inflamasyon değil birçok faktörün sorumlu tutulması ile açıklanabileceğini düşünmekteyiz.; Introduction and Aim: Age related macular degeneration (AMD) is the main reason  behind irreversible blindness in elderly all around the world. Inflammation, along with many other factors, plays an important role in the pathogenesis of AMD. The aim  of this study is to detect IL-10, IL-12, IL-17 ve IL-27 serum levels of in AMD patients and to assess their role in AMD pathogenesis.&#13;
Methods: Seventy nine patients over 50  years of age, whose written consents and ethics committee approvals had been taken were included in the study. Patients were put into three groups as dry AMD, wet AMD and controls. peripheral blood samples were taken from the patients and the IL-10, IL-12, IL-17 and IL-27 levels were detected. &#13;
Results: Twenty nine patients who suffer from wet type AMD, 27 patients with dry type AMD and 23 patients as the control group were included in the study. No statiscally significant difference was found between the serum IL-10, IL-12, IL-17 and IL- 27 levels of the the control group and the wet type AMD and dry type AMD patients.&#13;
Discussion: Serum IL levels have not increased significantly in both types of AMD compared to the control group. Therefore, we think that as AMD is a multifactorial disease, it can be explained not just by inflammation but by holding many factors responsible in terms of its etiology.
İstanbul Bilim Üniversitesi, Tıp Fakültesi.
</description>
<dc:date>2016-01-01T00:00:00Z</dc:date>
</item>
</rdf:RDF>
